Umberto Eco’nun ilk romanı Gülün Adı’nın filmi üzerine

 

Yrd. Doç. Dr. Javanshir Gadimov, Zirve Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi

İtalyan bilim adamı, yazar ve düşünür Umberto Eco, 19 Şubat 2016 tarihinde vefat etse de geride çok sayıda kitap ve eser bıraktı. Eco daha çok ilk romanı olan Gülün Adı ile biliniyor. 1980 yılında yazılan kitap, bir dönem çok satanlar listelerinde yer almış ve 1983 yılında da film uyarlaması çekilmişti.

Film, Fransisken rahip Baskerwille’li William ve çömezi Melkli Dom Adso’nun “bütün Hıristiyan aleminin en iyi kütüphanesine” sahip olmakla övünen Benediktin manastırına doğru yol alırken başlar. Göstergebilim profesörü olan Eco, dönemin Orta Çağ koşullarını, aydınlanma öncesi durumu, kilisenin iktidarı ve Engizisyon gibi konuları polisiye roman konusu ile süsleyerek sunmuştur.

Filmde, şehirlerden uzak, çevresinde küçük bir köyden başka hiç bir yerleşim yeri olmayan, korunaklı duvarlarla çevrili bir manastır görüyoruz. Ayrıca manastırın dikkat çeken ilk özelliği uzun ve neredeyse hiç penceresi olmayan bir kulesinin olması. İşte manastır rahiplerinin övündüğü kütüphane burasıdır.

Gulun adi 7

Roman ve filmin konusu 1327 yılında geçiyor ve henüz matbaanın olmadığı ve kitapların parşömenden yapıldığı, el yazması ile çoğaltıldığı bir dönem. Yani henüz matbaa devrimi yaşanmamış, bilgi, kitap çoğaltma daha çok rahiplerin ve manastırların tekelinde bulunuyor.

Manastırı yöneten Benediktin Tarikatı, kütüphanelerin temel amacının kitapları saklamak ve çoğaltmak olduğunu savunuyordu. Çok nadir okunmak için ödünç veriyorlardı. Filmin ana karakteri Baskerwille’li William’ın üyesi olduğu Fransisken Tarikatı ise kitapların ve kütüphanenin birinci amacının okumak olduğunu savunarak, kitap ödünç veriyor, manastırlarında çoğaltma işine ise daha az önem veriyorlardı.

Bundan dolayı filmde ilk karelerden gördüğümüz ve daha sonra da sık sık rahip ve çömezinin Sherlock Holms ve Doktor Watson tarzı araştırmaları sırasında arka planda “temel amacı kitapları korumak ve saklamak” olan kule-kütüphaneyi görüyoruz.

Gulun adi 1

Issız bir yerde, tepeye inşa edilmiş mazgallı siperle çevrili manastır ve uzun bir kule içine hapsedilmiş bir kütüphane. Orta Çağ’ın cehaletinin bir simgesi. Bilginin tekel ve geniş kitlelere ulaşmadığı hatta ulaşmaması için her şeyin yapıldığı bir dönem. Tabii kitaplara ulaşmak için sadece kuleye girmek yetmiyor, bir de oradan çıkmak da var. Çünkü kulenin içi bir labirent ve dahası yasaklı ve sakıncalı kitapların olduğu bölüm ve burada da tuzaklar, şifreler bulunuyor.

BENEDİKTEN VE FRANSİSKEN RAHİPLERİNİN FARKI

Kitaplar ve kütüphaneler konusunda Benedikten ve Fransisken tarikatlarının görüşlerini biliyoruz. Bu farklı görüşler aynı şekilde rahiplerin yaşamlarına, giyimlerine de yansımıştır. Fransisken Tarikatı İsa ve havarilerinin yoksulluğunu savunur. Manastıra gelen Papa’nın temsilcileri ise kilisenin yoksul olmasının aleyhindeki görüşü temsil eder. Kilisenin mal, mülk, arazi, servet ve zenginlik sahibi olmasının aynı zamanda gücünü de artırdığını savunurlar.

Fransisken Tarikatı üyeleri manastıra yürüyerek gelirken, Papa temsilcileri atlı arabalarla geliyor. Fransisken rahipler sade, süsü olmayan tek tip elbiseler giyerken, hem Papa temsilcileri hem de manastırın yöneticileri olan Benediktin rahiplerini değerli taşlarla süslenmiş elbiseler giyerken, odalarındaki altından eşyaları görüyoruz.

Peki kilise ya da manastır nasıl zengin oluyor? Bunun tek bir cevabı yoktur, ancak filmde bununla ilgili bir sahne bulunuyor. Manastıra köylüler çeşitli yiyecekler getiriyor ve karşılığında da rahipler “cennette onlara verilecek toprağın miktarını söylüyor” ve hayır dualarla uğurluyorlar.

Gulun adi 2

Manastır köylülere dualar dışında bir de çöpün atıldığı kapından “cömert bir bağışta bulunuyor”. Manastırın çöpü attığı kapının altındaki bölgeyi köylülerin işe yarar bir yiyecek bulma ümidiyle araştırdığını görüyoruz.

Orta Çağ’larda kitaplar ve kütüphaneler gibi okuma-yazma ve bilgi de çoğunlukla kilisenin ve rahiplerin tekelinde bulunuyordu. Halkın ulaşabildiği bilgi de tıpkı filmde köylülerin sadece manastırın atıklarını alabildikleri gibi kırıntılardan ibaretti.

BASKERWİLLE’Lİ WİLLİAM VE ÇÖMEZİ ADSO

Hem roman, hem de filmde hikâyeyi Adso’nun anlatımından dinliyoruz. Adso, Rahip Baskerwille’li William’a çıraklık yapıyor ve eğitim alıyor.

Baskerwille’li William ise araştırmacı ve yenilikçi kimliği ile öne çıkıyor. Manastıra ilk geldiğinde odasına yerleşirken çantasından astronomi aletleri çıkardığını, daha sonra bununla aya bakarak ölçümler yaptığını, ayrıca dönemin gözlüğü sayılabilecek büyüteç camlar kullandığını görüyoruz. Kitaplara olan ilgisi ve kütüphaneyi görme merakı da bunlara eklenebilir.

Ancak yine odasına yerleştiği sahnede manastırın başrahibi ziyarete geldiğinde aletlerin üstünü örtmesi, çevresindeki herkesin kendi görüş ve bakışını paylaşmadığını çok iyi anladığını gösteriyor. Filmin sonuna doğru William’ın bu aydın görüşünden dolayı daha önce Engizisyon mahkemesi ile başının derde girdiğini, hatta işkence bile gördüğünü öğreniyoruz.

RAHİPLER, KEHANETLER VE BATIL İNANÇLAR

Filmin ana karakterinin aksine manastırdaki rahipler bir çok konuda bağnazlar. Kehanetlere inanıyor, manastırda yaşanan ölümler ve cinayetleri dini kehanetlerle açıklıyor, hatta bilginin üzüntü, keder getireceğini söylüyorlar. Bunu rahiplerden birinin “Bilgisini artıran, üzüntüsünü artırır.” sözlerinde görüyoruz.

Burası bir manastır, bir ibadethane olmasına rağmen papazlar arasında yasak olan şeyleri de görüyoruz. Örneğin bir kaç yiyecek karşılığı köylü kızlardan faydalanan rahip ile genç ve yakışıklı rahiplere ilgi duyan rahip gibi. Yine rahiplerden biri bu olayı şöyle dile getiriyor: “Doğaya uygun ve aykırı şekilde baştan çıkarma.” Manastırdaki ilk ölüm (intihar) de aslında “doğaya aykırı bir şekilde” rahipler arasından yaşanan baştan çıkarmanın ardından duyulan pişmanlık sonucu meydana gelmişti.

ARİSTO’NUN KAYIP, YOKSA HİÇ YAZILMAMIŞ KİTABI

“Kar suçlunun istemeden imzasını bıraktığın bir tür parşömendir.” diyerek manastırda yaşanan cinayetlerin izini süren Baskerwille’li William, bu ölümlerle bir kitabın bağlantısı olduğunu ve bunun da kayıp olan Aristo’nun komedi ile ilgili yazdığı eser olduğunu tahmin eder.

Manastırdaki Benediktin rahipleri, gülmenin bir rahibe yasak olduğunu savunuyor. “Gülmek insanı maymun gibi gösterir.” diyen yaşlı ve kör rahip Burgos’lu Jorge, William’ın aksine Aristo’nun komedilerle ilgili kitabının kayıp değil, hiç yazılmadığını söylüyor. Ancak kütüphanede bulunan ve kitabın o döneme kadar ulaşan tek kopyası ölümlerin merkezinde yer alıyor. Kitabı okuyanlar ölüyor ve bu olayı çözmek işini de Baskerwille’li William üstleniyor.

Manastır yöneticileri her ne kadar sahip oldukları kütüphane ile övünseler de kitaplara erişim çok sınırlı, hatta yasak. Ayrıca dinen ve “ruhsal açıdan” sakıncalı kitapların bulunduğu bir bölüm de var. Yani bir anlamda rahiplerin sansürlü ve yasaklı kitaplar listesi de var. Zehirleyen, öldüren, uğruna öldürülen Aristo’nun kitabı bunlardan biri.

ENGİZİSYON VE “İNATÇI AYDIN GURURU”

Rahip William, arkadaşları Fransisken rahiplerin ifadesiyle daha önce “inatçı aydın gururu” yüzünden Engizisyon ile başı derde girmişti. Engizisyon sorgucu Bernardo Gui askerler ve işkence aletleri ile manastıra gelmesi ile birlikte bir panik yayılır. Her kes Rahip William’a “akıllı davranması için” öğüt vermeye başlar.

Engizisyon sorgucu gelmeden önce manastırdan ayrılan William’ın arkadaşı Fransisken tarikatından sürülen Casale’li Ubertino ise genç Adso’ya bir öğüt verir: “Aklını fazla kullanmamaya çalış ve kitapları da kaldırıp at.” Daha sonra da onu manastırdan ve beladan uzaklaştıracak arabanın arkasındaki bir fıçıya girerek uzaklaşıyor.

Gulun adi 15

Düşünmek, kitap okumak, farklı görüşleri dile getirmek 14. yüzyıl Avrupa’sında tehlikeli bir şeydi. Çünkü dile getirilen görüşler kilise öğretileri ile çelişebilir, bu da Engizisyon mahkemelerinde yargılanmak anlamına gelirdi. Buna örnek olarak fizikçi, matematikçi ve düşünür Galileo Galilei’nin 1615 yılında Roma Engizisyonu tarafından soruşturulmasını gösterebiliriz.

KÜTÜPHANE VE LABİRENT

William ve Adso araştırmalarına devam ederken, manastır baş rahibinin kütüphaneciler dışında kimsenin girmesine izin vermediği kütüphaneye açılan gizli bir yeraltı geçit bulurlar.

Sonunda kütüphaneye girme ve odalar dolusu kitapları görme fırsatına kavuşan William sevincini, “Odalar dolusu kitap. Kimsenin bu kitaplara başvurması yasaklanmamalı.” diye dile getiriyor.

Çok geçmeden rahip William ve çömezi Adso bu yerin sadece bir kütüphane değil, aynı zamanda bir labirent olduğunu öğrenir. Rahipler, kitapları, bilgileri koruma ve insanlardan uzak tutmak için sadece kalın duvarlarla çevrili manastır, yüksek kule ile yetinmemiş, bir de kulenin içinde labirent yapmıştır. İçine giren birinin kaybolacağı ve bir daha öğrendiği bilgiler ve ulaştığı kitaplarla içinden çıkamayacağı bir labirent.

“Burada bizim bilgilerden farklı bilgiler var.” itirafında bulunuyor William. Farklı bilgiler “insanları yoldan çıkartabilir”. Bunun için de yoldan çıkanları işkence ve yakma ile yola getiren bir Engizisyon mahkemeleri faaliyet gösteriyor.

Kule, labirent derken kitaba, bilgiye ulaşma yolunda konulan engellerin artık bittiği düşünülebilir. Ancak bunları da yeterli görmeyen bazı rahipler, kulede önünde tuzaklı çukur, ayna ve şifreli mekanizma ile açılan bir kapının ardından hiç kimsenin ulaşılması istenmeyen gizli bir odanın varlığını öğreniyoruz.

ENGİZİSYON VE ŞEYTANA TAPANLAR

Engizisyon sorgucu Bernardo Gui, manastıra gelir gelmez yaşanan cinayetleri çözmekle övünerek anlaşılmayan her şeyi “şeytana tapmakla” açıklar ve çözüme kavuşturur. Kara kedi ve siyah tavuk bulunduran aklının yitirmiş rahibi yakalar. Ayrıca bu adamın bir kaç parça yiyecek için manastıra soktuğu kızı da yakalayarak onu da şeytana tapmakla suçlar.

Gulun adi 13

Bu kadının suçlanması filmin başında Casale’li Ubertino’nun manastırda dolaşan şeytan ile ilgili sözlerini hatırlatıyor. Ubertino manastırda “kadınsı ve şeytansı bir şey” olduğunu söyleyerek, ayrıca “bir kızın gözlerine sahip olduğunu” da söyleyerek genç Adso’yu korkutur.

Yakaladığı rahiplere ve kadına işkencelere başlayan Gui, kendisini “senin kadar bana da acı veriyor” ifadeleri ile savunması dikkat çekiyor. Ayrıca yaşanan olaylara mantıklı bir açılama bulamayınca “şeytan yaptı ya da yaptırdı” gibi ifadelere başvuruyor.

Bu arada Rahip William’ın daha önce Engizisyon sorgucu olduğu dönemde neden kendisinin de işkence gördüğünü öğreniyoruz. Suçu, “kutsal kitapla çelişen Yunanca kitabı çeviren bir insanı savunması ve serbest bırakmasıydı.”

Engizisyon sorgucu Bernardo Gui manastırda da bir mahkeme kurarak suçlu olduklarına inandığı kişileri yargılar ve olayları “şeytana bağlayarak” çözümler. Ancak manastırda yaşananların bir rahibin gün yüzüne çıkmasını istemediği Aristo’nun komediyle ilgili kitabına zehir sürmesi sonucu yaşandığını ise görmezden gelir.

Orta Çağ’lardaki kütüphanelerin barındırdığı kitapların çoğunun günümüze ulaşmadığını biliyoruz. Savaşlar, yağmalar ve yangınlar sonucu. Bu manastırın kütüphanesi de aynı kaderi paylaşıyor. Bir kitabı saklama ve ortaya çıkınca da yok etme hırsı, kör rahibi (aynı zamanda farklı görüşe kapalı olduğu için kördür) zehirli kitabın yapraklarını yemeğe hatta bütün kütüphaneyi yakmaya kadar götürür.

Yanan sadece kitaplar değildir. Engizisyon suçlu bulduğu rahipleri de yakar, William’ın ise yargılanmak için Roma’ya götürülmesine kakar verir. Ancak köylülerin karşı gelmesi ile Gui de kaçarken kendi getirdiği işkence aletlerinin üzerinde düşerek can verir.

Bütün bunlardan sadece yeniliklere açık rahip William ve köylü kızı kurtulur. Bu kurtuluş aynı zamanda Avrupa’da yakında başlayacak aydınlanma hareketinin ve kilisenin skolastik öğretisine bir başkaldırının işaretidir. Matbaa, rahiplerin aylarca yazarak bir kitap kopyalayabildikleri kitabı ve bilgiyi daha hızlı çoğaltarak daha fazla kişinin okumasına sundu.

Artık bilgi ve kitaplar sadece kulelerde saklamak için değil aynı zamanda kitlesel okumak içindir. Ayrıca kitapları çoğaltmaya harcanan zaman ve çaba şimdi yeni bilgi ve kitapların yazılmasına harcanacaktır.

SANSÜR – İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE CEHALET – AYDINLANMA

Film, bir çok şeyi zıttı ile birlikte sunuyor. Kütüphanenin ve kitapların ulaşılamaz olması, kilisenin bilgiyi tekelinde bulundurması ve iktidarını koruması şeklinde yorumlayabiliriz. Bilgiyi elinde bulunduran aynı zamanda güce de sahip olur ve hükmeder. Çünkü okuma ve yazma henüz halk tabanına ulaşmış değildir. Bundan dolayı da köylüler rahatlıkla “cennetten toprak” karşılığı manastıra alın teriyle yetiştirdikleri yiyecekleri getirip verebiliyorlar.

Kütüphanede yasaklı ve sakıncalı kitapların bulunması aynı zamanda modern dönemin sansür uygulamalarının bir örneğidir. Hangi kitapların okunabileceğini hangisinin ise okunamayacağına birkaç kişi karar veriyor. Aynı şekilde farklı görüşlerin de yayılması ve ifade özgürlüğünü kısıtlamanın en yaygın uygulamasıdır.

Umberto Eco, bu eserinde okuma-bilgi, aydınlanma öncesi karanlık çağı, cehaletin kol gezdiği dönemi göstererek, günümüz insanına aydınlanmanın, eğitimin önemini gösteriyor. Aydınlığın, ışığın değeri, karanlık çökünce anlaşılıyor.

Reklamlar

Umberto Eco’nun ilk romanı Gülün Adı’nın filmi üzerine” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s